MEZBAHA PALİSİ

        Eski Çorlu’da bahçesiz ev neredeyse yok gibiydi.Bahçesi olan her evde muhakkak kırmızı gül ,domates ,soğan, biber olacaktı,Bahçe var da bakımsız ise,ekilip dikilmemiş ise sahibi hor görülürdü.”püsür”kabul edilirdi.

         Mevsimi geldiğinde geçen yıldan kalmış tohumlar kömürlüğün saçağında saklandığı yerden çıkarılır,kara gübre ile hazırlanmış karıklar halinde bahçeye dikilir,güller budanırdı.
“Bahçe”dediğin sarı sıcakta sulanmaz,illa akşam serinliği beklenirdi ki, sulanmış bahçe nin ürettiği ıslak ve bereketli toprağın yoğun rayihası ilahi bir şifa sebebiydi. 

          Evde yemek yokmuş, ne gam:bahçeden iki domates,bir yeşil soğan koparırsın melamin tabağa doğrarsın, kocaman bir çinko ya da “alemiyon”tasta ayranın da varsa oturursun asmanın gölgesine değmeyelim keyfine.     

                 Kaç kişi bilir emin değilim ama, taze baklanın en üst körpe yapraklarından mükemmel salata yapılır,tadına doyulmaz,bir de yeşil soğan kavrulur tavada ki unutulası lezzet değildir.

         Bahçeli ev bereketli evdir,bahçesi olan adam, pazarda satılan sebzeye meyveye itibar etmez,lakin bahçeli evin olmazsa olmazı köpektir,yoksa mahallenin haylazları dadanırsa  ne erik,ne kayısı bırakır, ne de şeftali,hem de olgunlaşmadan.

   “Bereketli ev” dedik ya,bereketli evde israf olmaz,israf varsa bereket de olmaz zaten. Yemek tabakları güzelce sıyırılır,bahçedeki köpeğe ayrılır,ekmeğin kırıntısı tavuklara, yemeğin artığı köpeğe gider,Kavun karpuz kabukları bile doğranır ve sığır besleyenlere ulaştırılır ki “hayvan kursağından geçsin”diye.Doğranmış kavun karpuz kabuğu bir gün sıcak ve tazecik süt,suyu damlayan ev peyniri olarak rücu ederdi bereketli haneye.

     Eskiler şöyle derdi”biz aslında hayvanların nafakasını yiyoruz,bizden artan hayvan kursağından geçmezse yediğimiz mundar olur,bir insan ki hayvan sevmez,bil ki o insan  hayvan kadar etmez”
Belki de böyle filozofça yaklaşımlar yüzünden bizim bahçemizden de köpek eksik olmazdı.
Dedemin yerden bitme,”arabacı”cinsi bir köpeği vardı kırçıllı,gümüşi acaip renkli bir hayvan.Bir de eşeğimiz var ki ikisi arasındaki dostluk sanki ezeli ,ebedi.
Eşeğin gölgesinde yatan,onu diğer insanlardan kıskanan  bir  köpeğimizin olması hep komikti,eğlenceliydi.

      Yaza doğru bağa giderken köpeğimiz hüzünlenirdi biz gideriz,eşek gider o kalır evde.Köpeğin hüzünlenmesi de acaip dokunur insana.

      Herkesin evindeki köpek erkek olur ya dedem inadına dişi almış köpeği.
Soranlara rahmetli dedem“dişinin kızışması bir hafta,erkeğin bir yıl,bu yüzden dişi köpek eve daha bağlıdır ”derdi.
İyi de bizim zibidi köpeğimiz sanki köpek neslinin geleceği kendine bağlıymışcasına inatla 10-12 yavru yapardı her yıl,hatta bazen yılda iki batın.
Karnı şişen köpek kendine yazın serin bir gölge ,kışın sıcak bir kuytu bulur doğum için,artık ahırın mı ,samanlığın mı bir köşesi olur,belki mevsimine göre cevizin gölgesi.
Köpeğin bu secimine mümkün olduğunca saygı gösterilir ki ” köpek kendine ait en önemli vazifesini rahatça yerine getirsin” diye.Bu saygı “seni gidi edepsizzzzzz”,diye sevinçle ifade edilirdi ve asla yerinden  kaldırılmazdı doğuracak köpek. Doğumun yaklaştığı son günlerde suyu ve yiyeceği yattığı yere götürülür ayrı bir özen gösterilirdi,Hayvan da nasıl bir sıcaklık gösterirse artık anam”bu hayvanda kimbilir kimin ruhu var ki insana bu kadar yakın” derdi ..

               Doğuracak köpege gösterilen saygının bir benzeri de gork tavuğa gösterilirdi,Gork tavuk  en olmadık yere saklardı  yumurtalarını    ,zaten follukta yumurtalar azalırsa anlaşılırdı ki biri gorklamış:)
Rabbimin nasıl bir lütfudur ki ,gork tavuk etrafımızdan ayrılmaz sanki derdini söylemeye,konuşmaya başlar,yoksa görünüşte diğerlerinden farkı da yoktur.Aha deriz” gork” olan bu.Sonra onu takip ederiz ki yattığı yeri bulalım.

 Köpeğin encekleyeceği  gece benim için bitmek bilmezdi,”ulan deyus bunun gündüzü yok mu?”
Heyecanla beklerdim sonraki tarifsiz keyiflerimi..
Tarifsiz keyif;henüz anasının bile sevemediği, gözleri açılmamış minicik yavruları ele almak,doyasıya sevmek, kandırıp serce parmağını emdirmekti sonra sonra gözleri açıldığında nasılsa bu kadar sevdirmeyeceklerdi.

         Anam kızardı,”hadi be oğlum okula geç kalacaksın,üstün başın köpek gibi kokacak, git elini yüzünü yıka, çakacam şimdi şamarı”O zamanlar genç,eli de ağır,çaktı mı devirecek Osmanlı kadın,mecburen giderdim okula.
Okulda heyecanla anlatırdım:”bizim köpek encekledi,bi yavru var siyah beyaz onu kendime ayıracağım” diye.Köpek encekleyince dersler de amma uzun gelirdi haa.
“Encek”ti,”pali”ydi onlar evin yeni neşesiydi ve kapımızda duracakları süre sütten kesilip ekmek yemeyi öğrenince sona ererdi.
Ne zaman ki anasını emerken dişleri batar ve analarını kaçırırlar.encekler de  sütten kesilirdi o günlerde .
Bir kısmı eşe dosta,konu komşuya dağıtılır geri kalan bir el arabasına doldurulur, yanına yarım çuval ekmekle mezbaha yanına bırakılırdı.İşte bunun adı “Salhaneye bırakmak”
Bu görev her zaman bana verilirdi,köpekleri en çok seven ben ya.Cefası da bana olacak tabii. Asıl cefa bir el arabası dolusu paliyi  mezbaha yanına götürmek değil,onları orada bırakıp gelebilmekte.
Birkaç saat önce oynadığım,kokladığım hayvanı terkedebilmekte. Arabadan tek tek indirdiğim yavruları mezbahadan ve oradaki diğer köpeklerden biraz uzağa,yanlarına bıraktığım ekmekleri kaptırmayacakları bir yere bırakırdım,hayvan belki bir saattir el arabasının içinde olmaktan uyuşmuş bir halde yere bırakıldığında hemen kendine gelemez ve terkedildiğini kolayca anlayamazdı.

 
                   O yılların mezbahasının etrafı sahipsiz köpeklerin mekanıydı.
Terkedilen ne kadar köpek varsa buraya bırakılırdı ki artıklarla beslensin.
                   Pali bundan sonra köpek olmak zorunda , yani hayatının gerçekleriyle yüzleşme kısmı  başlayacak,yaşam mücadesini kazanmak yada da uyuz ve hastalık içinde ölüm arasında seçim yapacak
İlk birkaç gün eski toklukla,yanına bırakılan ekmekle idare eder pali,
Sonra sonra mezbahanın artıklarının kokusu onu cezbeder,lakin daha önce gelen palilerden geri kalan sadece o cazip kokulardır,ne zaman başını uzatsa bir işkembe artığına ,başka başka köpekler boynuna iki diş geçirir,boğar sıpıtır atar bir yana .

                   Günden güne erir,karnı sırtına yapışır,kemikleri sayılır gözlerinin feri söner,bacakları titrer,halsizlik had safhadadır ve mezbahadan gelen kan,bağırsak,işkembe,et kokuları artık zehirlemektedir onu.
                    Sonra silkinir,”can havli”gelir üzerine,
Can havli beladır köpeğe;

                    İçgüdülerinden gelen vahşeti dişlerinin ucuna takar,o dişler ki ağız kapalı iken dışardan görülüyorsa ve tıslı bir hırlama varsa köpekler bunu bilir,sonu faciadır.
                    Bizim ufak pali can havli geldiğinde boyuna posuna bakmaz ve açlığa duyulan öfke kendisinden çok daha büyük birkaç köpeğin boynuna ,bazen de hassas nahiyelerine diş iziyle yazılınca diğerleri korkar bundan,çünkü onlar da aynı hali bilirler,aynı halden gelmişlerdir.
                    Hayvani adalet yoğun bir öğreticilik taşır kendi içinde ve hayvani adalet  tecelli ettiğinde mezbahanın eski palileri derler ki kendilerince “ulan bırakalım bugün karnını doyursun,yoksa yemeyi unutup hep bizi dişleyecek”
                   Diğerlerini sindiren pali saldırır o açlıkla boklu işkembelere,bağırsaklara, sidikli ,safralı ,sabunlu kanlı sulara,boynuzlara;

                  Nefes almadan,çignemeden yutar da yutar,arasıra boğazı tıkanır, kusar ama yine boğula boğula yemeye devam eder.
                  Sonra bir kenara çekilir ki o titrek bacaklar şimdi futbol topu gibi gergin şişmiş bir karnı taşımaktadır.

                  İyi de beş dakika öncenin fersiz bacakları taşıyamaz ki bunca  yükü,usulca çöker bir kenara.
                  İşte şimdi “mezbaha palisi”olmuştur.
                  Bundan sonra yarı aç,yarı tok ama özgürdür. karnını doyurmak için kuyruk sallamak,yaltanlanmak zorunda değildir.
                   (Yazmak lanetli bir tutku galiba,yazacaklarını bitirmeden rahat bırakmıyor insanı.
Akşamüstü başladım,”yarım saatte yazarım sonra çıkar gezerim,motorumla kırlara bayırlara gidip toza toprağa bulanırım”derken olmadı,noktası virgülü,”aha bu da kalmasın,ondan da bahsetmeli” derken hava karardı yazı ancak bitti..yorucu ama keyifliydi, 17.06.2011,19.48 Savaş KAYAN)

ÇORLU’da MİLLETVEKİLİ ADAY ADAYLARININ BAKKAL HOCA DENEYİMİ

Bakkal Hoca’yı bilmeyen,duymayan milletvekili adayı bile olmamalı.

Bakkal Hoca 25 yıl öncesine kadar eski belediye binası ile Fatih Camii arasındaki sokakta, Saray caddesinin köşesinde faaliyette olan envai çeşit malın satıldığı bir dükkandı; sonradan yeri değişti,Bakkal hoca raHmete kavuştu,oğlu Haydar abi işi başka dükkana taşıdı ama Bakkal hoca asıl Saray caddesi’nde iken Bakkal hoca idi.
Toz badana boyasından,gaz ocağı iğnesine,ayakkabı boyasından,peynir mayasına ,
kuru yemiş ve bakliyattan,o zamanın bit pire ilacı olan DDT ye,akide şekerinden,defter kabına, aktariyeden,nalburiyeye acaip bir dükkandı.
Tavanı çok yüksek,Yerden tavana kadar çengellerde mal dolu bir curcuna pazarıydı.
Raf düzeni akıl almazdı Hangi malın nerede olduğunu bir tek Bakkal Hoca bilirdi,Mesela kuru bamyanın sinek ilaçlarıyla sirke şişelerinin arasında olduğunu filan
Bakkal Hoca çok namlı bir bakkaldı,o yılların markasıydı,
Köyler bir yana çevre kasabalardan bile müşterisi vardı,dükkan açılmadan müşteriler kuyruk olurdu dışarıda
Gerçi millet olarak 70 li yıllarda kuyruğa alışkındık,Sana yağı,gaz kuyruğu hayatımızın olağan hallerinden biriydi
Yİne de o yılların en uzun Kuyruğu her zaman Cuma namazı için kapanan bakkal Hoca’nın önünde olurdu.
70 li yıllarda Ticaret, Saray caddesi,Borsa meydanı,Cumhuriyet meydanı ve Balıkpazarı,Cuma pazarı arasında yapılırdı.
O yılların Cuması zaten bir şenlik otuz küsur köyden gelenler,pazara çıkanlar Bakkal Hoca’ya uğramadan dönmezdi.
Nasılsa alınacak bir şey muhakkak vardır.
Köyden biri Çorlu’ya gelmişse aramana gerek yok bekle bakkal Hoca’nın önünde akşama kadar muhakkak uğrar.O denli gayrı tarifi kabil bir buluşma noktası.
Çorlu’da sanayi de bir garip tarife sıkışmıştı aslında:
İstasyondaki bir kaç fabrikadan başka şehir içinde İşcanlar’ın çeltik fabrikası,Diktaşlar’ın yağ değirmeni, “Koro”Mahallesi’nde Uncular’ın değirmeni vardı,bi de Romanyalı’nın tabakhanesi
Bir kaç mandıra,bağlar içindeki Royal Gazozhanesi,
Çorlu’nun Sanayi hayatı böyle bir şeydi o yıllarda
Başka bir kaç fabrika filan vardı ama 10-15 yaşındaki bir Çorlulu bu kadar görüyordu belki.
Benim yaşımdakiler için asıl sanayi, Sanayi çarşısıydı,akranlarımın neredeyse tamamı Sanayide çalışmaya giderdi ilkokuldan sonra.
Okumaya heves edenler bile yaz tatillerinde bir yerlerde çalışırdı muhakkak.Çalışmayan ayıplanırdı.
O zamanın sanayi çarşısı şimdiki gibi ıssız değil ; tam bir arı kovanı.
Bir sokağı otomobille baştan sona geçebilmek başarı bile sayılabilirdi.
Her dükkanın önünde müşteriler kuyruk,ustalar emeğinin karşılığını almaktan memnun,her dükkanda iki üç kalfa,dört beş çırak.Ustalar da usta hani;
kaportacılar demirden adam yapan cinsten.
Motorcular sekiz silindirli motora yanık yağ sobası kadar itibar etmiyor.
Ola ki uçak bozulup inse gökyüzünden tamir etmeden göndermeyecekler Evvel Allah.
O zamanlar sanayi ustaları iyi ama başları az da olsa eş dosttan yana dertli,Çorlu kabaca dört mahalle;Reşadiye,Karadağ,Şen Mahalle,Koro Mahallesi
(Aslı”kore” ama biz söyleyemiyoruz o zamanlar,illa musiki ile koro ile bağlantı kuracağız )bi de dedik ya otuz küsur köy var.
Çocuğu beşi bitiren babalar tutup elinden koşturuyor sanayiye,
– Usta bu çocuk okumayacak yetiştir eli iş tutsun.
Nasıl anladıysa artık !
Bir değil ,iki değil,her gün babasıyla dükkana gelen bir sürü çırak adayı var
Ustalar da kendi çaplarında çırak seçme sınavı yapıyorlar.İşe yeni alınan çırağın eline elli kuruş sıkıştırırlar,Bakkal Hoca’ya gönderirler;
davul tozu minare gölgesi almaya,
Uyanık çırak” yok öyle bir şey!” diyecek belki ama öyle uyanık çırak nerde?
Garibim yeni gelmiş dükkana,eti senin kemiği benim teslim edilmiş yağ pas içine,sabah yedi buçuk, gece iş bitene kadar çalışmak kaydıyla acaip bir ortama girmiş iş hayatı niyetine.
Okul bitmiş ya yeter zaten beşi bitirmek,Ustanın gözüne girerse mesleği de kapacak,birkaç sene sonra müşterilerin arabalarını bile yanaştıracak, o yüzden usta ne derse itirazsız atlamada.
Çırağı gönderirken kulağını da büker usta,”Bakkal hoca’nın kendisini bul,ondan iste muhakkak,haa,kulakları işitmez, bağırarak söyle “.
Çırağımız yayan yapıldak gider Bakkal Hoca’ya.
ustasının siparişini söyler hocanın kulağına hem de bağıra bağıra ,
içeride bir kahkaha seli kopar ,O ne kahkaha selidir ki çırağın beş kuruşluk aklını almaya yeter,
Şimdi çırak seçme sınavının ikinci aşaması başlamıştır:
Bakkal hoca iki büklüm ak sakallı bir ihtiyar,ama kafası zehir gibi çalışmakta veeee masmavi cin gibi gözleriyle döner çırağa;
-kim ulan senin ustan?.
-Tornacı Sabri Usta beya,
-nerden sen be kızanım?
-Paşaküyden beyaa.
hoca seyrek sakalını sıvazlar bi yandan,
-Son kalanları dün ustan kendi aldıydı ya,daha gelmedi,hadi selam söyle ustana.
Hatta hoca’nın keyifli zamanlarında yakındaki Fatih Camii’ne kendi çırağını yollayıp boş kese kağıdına minare gölgesi doldurtarak siparişi tamamladığı da rivayet edilir
Şimdi gelelim bu güne,hem de zurnanın zırt dediği yere,
Bizde milletvekili adayları var,internet var,anketler filan var
örneğin corluda.com diye bir sitenin anketi var,bir kaç zamandır ilgiyle takip ediyorum.
Benim gözümde bu anket 70 li yılların çırak seçme sınavı gibi olmuş,meraklısı oturup sonuçları not etsin.bir kaç gün sonra kıs kıs gülmeye başlar,mesela bi günde yüzlerce oy alan adamın global tanınmış kişi olması gerekmez mi?. Bazıları işi gücü bırakmış kendisine oy veriyorlar !..
dört kuşaktır Çorluluyum ne benim ne de çevremdekilerin tanımadığı adaylar bile var.
Sanal siparişi kendiniz yaratınca bunun karşılığında Tayyip Hoca’dan,Kemal hoca’den Devlet Hoca’dan ne getireceğiniz zannediyorsunuz ? 
Elli kuruşu kaybetmeden geri gelirseniz,Fatih Camii’nin minaresinin gölgesinde Sifoncu Mehmet Efendi’den limonlu gazoz ısmarlayacağım
Allah nur içinde yatırsın Bakkal Hoca kuşaklar boyunca anlatılır ama sonraki seçimde hatırlanan aday çok nadirdir.
Savaş KAYAN 05.03.2011