Eşeğin mutluluğunda ibret var!.

        Eskiden Ticaret Borsasının önündeki parkın yerinde küçük bir çarşı vardı, Her halde 35 yıl öncesi ;
En önde Rahmetli Piliççi Efrahim,Bir kaç  nalbant,sobacılar,brandacı-lar,
ayakkabı tamircileri,yemciler vardı hatırladığım.
Evde yumurta toplardık, sonra bir torba dolusu yumurtayı Efrahim Abi’ye götürürdüm,bizim yumurtalar kuluçka makinasına konur,üzerine kurşun kalemle “Savaş”yazılırdı.
Takvime işaret konurdu o gün ve sabırla beklenirdi,her sabah uyandığımda gün sayar, 21 gün sonra civcivleri almaya giderdim..
Üst üste bağlanmış iki üç tane karton ayakkabı kutusu içinde civcivleri getirirdim eve,o civcivler bir kaç ayda serpilir bütün kış yumurta ve et olarak soframıza gelirdi.
Efrahim Abi’nin dükkanda bazen uzun süre kalırdım,yumurtaları dinlerdim,”tık tık” sesi gelirdi yumurtanın içinden ilk önce “tamam bu çıkacak”denir di ki doyumsuz bir heyecan sebebiydi..
Bir de nalbantlar vardı o sıradaki dükkanlarda.
Eşeğimizi götürdük dedemle,eşegi nalbanta götürmeden önce yıkamak adettendir,bu işin nezaketidir.
Nalbant eşeğin ayağını koltuğunun altına alır,önce eski nalları çıkarır,altından çıkan tırnağı keskin bir bıcakla temizlerdi,dört ayak da sırayla temizlendikten sonra sıra sıra “nallamaya”gelirdi,insana ayakkabı seçer gibi eşeğe nal seçilir ve sıra nalları çakmaya gelince çocukca bir ürperti duyardım;kolay değil eşeğin ayağına çivi çakılacak ya.
Sonra nalbant,yine eşeğin ayağını koltuğunun altından geçirip dizine koyar,kendi dudaklarına dizdiği çivileri çakmaya hazırlanırdı,ilk çivi çakılırken eşeğin gözlerine bakardım,ogüzel gözlerine.
İlginçtir eşek kılını bile kıpırdatmazdı,ulan bir kork,bir titre be hayvan,nerdeee,
Yeni nallanmış eşek son ayağını da kurtarınca nalbanttan, şöyle bir takır tukur vurur ayaklarını,yürümek istemez önce,çünkü ayakları ferahlamış,koca bir kış uzamış tırnaklarından kurtulmuştur,eşek di mi inat eder,illa çektirecek yularından ..Sonra biraz yürütülür, aksamıyorsa iyi nallanmıştır.
En son kocaman bir makasla yeleleri de düzeltildikten sonra yola çıkmanın vakti gelmiştir.
Yeni nallanmış eşek,rahat bir ayakkabıya kavuşmuş gibi sevinçlidir artık.
Dört nalın bir eşeği sevindirdiği dünyada bunca zenginliğe rağmen mutsuz iki ayaklıların varlığı garip bir ironidir.

Reklamlar

Enternasyonel bir Çorlu Hikayesi

Hasan,Cafer,Ahmet en büyüğü 5 yaşında iken öksüz kalan üç kardeş.Hepsi
pek bir kavruk,pek bir ezik,baba fakir,naçar bir rençber.

Dedelerden biri namlı İmam Ömer efendi ,diğeri bektaşi aksakallı ,mavi gözlü Murtaza dede.
İmamla bektaşinin alışılmadık dostluğunun dünürlüğe dönüşmesinden
mütevellit üç kopil.
En çok sevdikleri amcaları kırmızı mendilinde her daim akide şekeri taşıyan,”akide şekerli Sadullah Amca”,amca ama  onlardan birkaç yaş büyük sadece.

Pantolon cebinde taşıdığı kemik tarağıyla ,kalem gibi parmaklarıyla
cigara sarmasıyla,şeker gibi gülüşüyle hatırlanan fidan gibi upuzun,simsiyah saçlı, kalın kaşlı,elleri kocaman,göğsü geniş  bir civan delikanlı.

Sadullah,yeğeni Hasan’ı “boncuk gözlüm” diye sever,öksüze en çok o kol kanat gerer
Üç yetime nasıl bakacak baba,üvey ana gelir haneye,bir kap yemek,küllü suda yıkanmış üst baş hatırına,iki kardeş de ondan ,Fatma ve Hatice,kara ekmeğin ayrık çorbasına banıldığı, yoklu ğun toz duman,açlığın kol gezdiği yıllar zaten,Osmanlı bir  cepheden ötekine gitmektedir durmadan.

O cephelerden birine Ömer oğlu Sadullah da çağırılır ve gururla giderken askere kırmızı mendilini bırakır boncuk gözlü Hasan’ına,Gururla
söyler,”şuracığa be kızan,Çanakkale’ye gitçem”

Sadullah Amcasız Hasan bir gün bezer hayatından ve on yaşındayken  kaçar evden,tren yolunu takip ederek Uzunköprü’ye kadar yürür Çorlu’dan
Amaç kaçmaksa yoksulluktan nereye gittiğinin pek önemi yoktur zaten.
Sonra bir trenin altına sığınır,zaten bir cılız kızandır,koca trenin
altında bir kızanlık yer yok mudur ?

Tren gider,gider taaa Selanikte durur. Selanik’in Türk,Türk’ün Selanikli olduğu zamanlarda 10 yaşındaki Hasan bir mandırada iş bulur,İnsan evladının insanlığı iliğine kemiğine kadar hissettiği yıllarda  patronu olan Mandıracı hiç erkek  babası  olmamasının verdiği hevesle babalık yapar,evlat gibi görür küçük Hasan’ı,hem Yunancayı,hem de peynir yapmayı öğretir,mutlu mesuttur Hasan,tek bir kuruş harcamaz hep biriktirir zaten.Paralarını Sadullah Amcasının verdiği kırmızı mendilde biriktirir,ara sıra da ağlar mendili yüzüne sürüp,hasretlik kızana ağır gelir,Bir gün mandıracı piştovunu beline asar,tüfeğini kuşanır, mandıraya kilit asar. Gönüllü palikarya yazılmıştır Mandıracı.

Sonrasında Hasan onüçüne gelir,Selanik limanında  fakir yahudi bir berbere çırak olur,bir sene çalışır orada .Ustası Yasef allame bir adamdır,çok okur,çok yazar,Hasan’a Osmanlıca okuma yazmayı bile öğretir boşta kaldığında.
Berber dükkanında gündüzler güzel geçer de ,geceler çok karanlıktır, çok soguktur saman döşek üzerinde,dükkanın arkasında bir eski bir çeyiz sandığında yatmıştır çoğu zaman.Zaten,küçücük kavruk bir kızan.

dükkana her milletten gemiciler gelmektedir,Etrafında işittiklerine göre,Anadolu yangın yeridir,Türkler Yunanlıları söküp atmaktadır cephe cephe ve Selanik’in harman yerleri,meraları Anadolu’dan gemilerle kaçıp gelenlerle doludur.Gelenleri yerli halk da sevmemiştir,itip kakmaktadır “Türko”yani “Türk piçi”dir gelenler yerlilerin gözünde,zaten gelenler doğru düzgün Yunanca bile bilmezler ki.Aralarında en çok itilip kakılanlar Karamanlı’lardır,çünkü,”biz hristiyanız ve Türküz” diyen Karamanlılar o yılların Selanik halkının yobaz  ortodosk hafsalasına sığma
makta,kiliseler onlara kapılarını bile kapatmaktadır.

Bir akşam vakti Selanik’in sahiline  inen    Hasan,Limana yanaşmış ve yolcusunu indiren kocaman bir gemiyi dikkatte izler,perişan halde insanlar inmektedir
gemiden,inenler “türkolar”dır , saatlerce bakakalır gemiye ,sonra kararını verir dönecektir.Sonra helallik almak için ustasına gider,”İyi yaparsın be Asan,zati burası artık çok karışacak,”der ustası ve eline 5 mecidiye ile “al bu da ekmeğindir” deyip kadife kutusuyla hiç kullanılmamış,sedef saplı bir ustura verir,helalleşirler.

Hasan gece karanlığında gemiye gizlice biner,lakin havalar çok serttir,gemi birkaç gün kalkamaz limandan.Koynunda sakladığı,kırıntı kırıntı
yediği  ekmek bittiğinde beşinci günde gemi artık Ege sularındadır.

Hasan alışık değil deniz üstünde olmaya,sığındığı başaltı kuytusunda kusmaya başlar gemi her dalgaya başvurduğunda ve öğürürken yakalanır gemicilere.

Kaptanın karşısına çıkarılır,Sonra bir bakar ki bir başka “kaçak”daha vardır gemide,kendi yaşlarında hem de bir “Türko”,Türko olmaktan mutsuz,anavatanına   geri kaçan bir Türko,

Bunları atarlar kazan dairesine,menzile varıncaya kadar ocağa kömür atacaklardır artık.Lakin Türko pek bir püsürdür,Ona çok kızar; ”çalışmayana ekmek yok” der kömürden simsiyah olmuş başmühendis,.

Çalışmayana ekmek yok,ekmek sadece Hasan’a.Çalışmayana ekmek yok ama Hasan’da lanet olası vicdan var bir kere,Tutar ekmeğini böler verir ki
kader arkadaşına,işte o an tokadı yer suratına” Çalışmayana ekmek yok”..

Bir gece yarısı sağlı sollu ışıklar görürler geçtikleri bir boğazda,”aha burası vatanım be” der Hasan,”ta oralardan gelir menevşenin,kekiğin kokusu”,sonra iner kazan başına,kömürü atar da atar gemi daha hızlı islim tutsun,daha hızlı gitsin diye,yorgunluktan kömürün üzerine yığılır kalır,uyur.

Sabah olur bakar ki  kocaman camileriyle bir şehrin limanına
yanaşmışlardır Başmühendis,alır bunu karşısına ,”oğlum  İstanbuldayız, senden iyi denizci olacak,gel kal,biz sana kağıt çıkaralım,yok ineceğim dersen geceyi bekle
kaçağın çıkışı gece olur” der ,

Gün bitmek ,gece gelmek bilmez, Yatsı ezanından sonra yine gizlice çıkar gemiden,yolu kim tarif edecek ki o saatte,Koca İstanbul’un balçıklı,sidikli sokaklarından birinde kuytuya siner uyur.

Üç gün sonra Çorlu’da baba evindedir,Köprülerin altından çok sular akmıştır,baba bitkin ve ince hastalıklı ,küçük kardeşi kara gözlü Ahmet ise nasıl bir illete tutulmuşsa konuşamayan,güçlü kuvvetli ve çocuk beyinli bir delikanlı irisidir artık.

Akide şekerli Sadullah Amca,onyedisinde şehit düşmüştür Çanakkale’de.Ondan geri kalan Hasan’daki kırmızı mendil ile Murtaza dedenin gözyaşlarıdır sadece.
Murtaza dede’nin gözleri evladına ağlamaktan görmez olmuştur,Ömer dede hep hazırlandığı öbür dünyaya çoktan göçmüştür.

Hasan yıllar yılı sakladığı,paralarını biriktirdiği  kırmızı mendilini çıkarır ,mendil kırmızı,gözler kırmızı hangisi daha kırmızı ise artık.

Hasan eli iş tutacak ,eve bakacak yaştadır     ya hemen bir kız bulurlar
Upuzun boylu karakaş Karagöz Hatice’yi münasip görürler ,birbirlerini bile göremezler evlenmeden,Taki düğün günü Hatice Hasan’a bakar,boyunu posunu beğenmez ama beğendiği ne vardır ki  hayatında?

Kendisi de bir öksüzdür  zaten.”Kaderim”der inler,ağlar düğün boyunca.

Hasan’la Hatice’nin dört çocuğu olur,Rıza,Kübra,Naci,Nahide.İki kez askere gider Hasan,Askerliğin üçer yıl olduğu yıllardır.hasan bir uyanık asker olmuştur,askerde aşçı olmuştur ama bundan başka berberlik yapar Yasef ustanın sedef usturasıyla ,istihkakındaki cigarasını satar,berberlikten para bile biriktirir askerde
Hatice ise dört sümüklü veletle kalır Çobançeşme’de,üstelik bir de Ahmet vardır hani şu çocuk akıllı,genç irisi Ahmet.

Dört çocuğu ve kaynı Ahmet’e hem analık hem babalık yapar Hatice.

Hayat çok çetindir,çocukların tavuk gibi ansızın ölüp gidiverdiği zamanlardır onlar ve Hatice avludaki kocaman bir kuyuda sabah ezanından başlar kerpiç kesmeye.Haticenin kerpiçleri hilesizdir,bol killi ve samanlı,iyi karılmış,düzgün pişirilmiş kerpiç lerin ünü kısa sürede yayılır.

Bir gün çağırırlar Hatice’yi “soyadı verecekler” ya.Dört çocuk bir yarım akıllı kime bırakılacak da gidilecek hükümet dairesine.

İnsanlık kalmamış ki kerpiç ocağında ,ne lazım soyadı,karnımızı mı doyuracak ki der Hatice.İnsanlık kalmamış,Hatice hepten erkekleşmiş bu zahmet içinde.

Çağırırlar gitmez,çağırırlar gitmez,en sonunda zaptiye çavuşu gelir kapıya.

Hatice peşine takar kızanların hepsini ,burnundan soluya soluya dalar hükümet dairesine,

-soyadı vercekmişsiniz,verin işte” der.

-“Yok” der dirseğine kadar siyah kolluğu olan memur,”sen seçeceksin”

-ben ne anlarım soyadımdan,babam adımı koymuş yetmez mi?

-Kocan nerde senin hanım?

-Askerde

-ne olsun soyadın?

-koca gün  balçık içindeyim,kerpiçleri kesicem daha,oyalamayın,
hadi verin bir soyadı gideyim

-soyadın “Balçık” olsun o zaman

-iyi iyi tamam neyse,

Memur siyah kolluklarını düzeltir,kalemini hokkaya sokar yeni yeni öğrendiği Türkçe ile yazacak” Balçık” ama nasılsa kalemden düşmüş” Dalçık”.O yılların nüfus taharri defterleri şimdiki gibi değil,filigranlı ya kıyamaz silip yeniden yazmaya,”aman canım kalsın” öyle der geçiştirir.

Kimin umurunda ki o zamanlarda,kime lazım soyadı?.
Hatice
  çamur kurumadan kerpiç kesmek,hükümet avlusuna bıraktığı haylazların boğazı derdinde çıkar gider daireden.

                          Sonra bir gün Hasan gelir   askerden,o lime lime olmuş akide
şekerli amcasından hatıra mendilinden liraları çıkarır içinden,Hatice de kerpiç paralarını serer onların yanına.

Hane şendir artık,iki baş inek alırlar,bir parça tarla,kocaman iki bağ yeri.

Hasan deli gibi çalışır askerden gelince,en büyük çocuğu Rıza’yı takar peşine, panayırlarda dondurma satarlar,
Artık kar kuyuları bile vardır evin avlusunda kerpiç ocağının hemen yanında.Uzak panayırlara ite ite götürürler dondurma arabasını.

       Panayır mevsimi bittiğin de kış gelir Hasan’ın aklına düşer bir çorbacı dükkanı açmak,Rıza’nın küçüğü Kübra pek hamarattır ya,işkembe temizlemek için biçilmiş kaftan.

       Birkaç ay güzel iş yaparlar,Hasanla Rıza dükkanda çalışır,Kübra evde işkembe temizler buz gibi sularda,ta 70 sene sonra o parmaklarının birbirine kenetlenir gibi yamulacağını bilmeden.

         Bir  gün çorbacı dükkanını zabıtalar yıkar,gecekondudur zaten,iş yapanı çekememiştir birileri ve  çingene kiremitleri iniverir çorba kazanlarının üzerine.

             Hasan inat adam,çelimsiz bir kızanken gavurun elinde para kazanmış, meslek öğrenmiş,askerde para biriktirmiş adam,hiç yılacak adam mı?.

              Tutar bir köfteci dükkanı açar,öyle böyle değil nam salar etrafa, köftenin yanında işkembe çorbası,üzüm şırası,hardaliye satmaya yetiştiremez.Evlatlar büyür.Hatice’nin kaynı Ahmet yarım aklıyla her gün bıkıp usanmaksızın ikişer teneke su taşır üç kilometrelik yoldan zengin evlerine,kaderine ağlamayı beceremediğinden mavi ispirtoya dadanır bir de üstüne.Çok içtiğinde agası Hasan’a takılır”agam dünyaya kazık kakacak” derdi
               Hatice, kaynı Ahmet’i çocuğu gibi bakar elli beş sene.Soğuk bir günde Ahmet  kayboldu,İki gün sonra bağlarda kar içinde buldular ölüsünü,üstü başı pak,tertemizdi.
“Temiz bir ölüm yaptı” dediler ardından.
      Hasan ve hatice yaşlanmıştır artık,Hatice romatizmaya karmıştır kerpiç ocagında , her yıl Oylat’a gidip,kaplıcalara girerler,kestane ağaçlarının altında gölgelerin sefasını sürerler  ama nafile,romatizma Hatice’yi yetmişüçünde alır,götürür.

Hasan günler boyu ağlar,bir Sadullah amcasına bir Haticesine bu kadar ağlamıştır.

-“Çok geçimimiz yoktu ama karım bir aslandı,ben gamsızdım,o
hassastı,ikimiz de çok inattık,çok cefa çekti,cennetlikti benim karım,kardaşıma baktı ömrü boyunca garibim” derdi.

    Ömrü boyunca hep çalışmış olan Hasan öyle bir alışmış ki çalışmaya,esrar gibi, eroin gibi bağımlısı olmuş çalışmanın.
Hatice’den sonra bir esans sandığı edindi, Sabahın köründe çıkar,Çorlu’yu baştan başa dolaşır sonra geri dönerdi.

     Akşam vakti bahçedeki eriğin gölgesine kurulmuş koca masanın
etrafına torunlar toplanır ,kimi zaman bir ufak rakı açılırdı,Hasan torunlarına yakası açılmadık fıkralar bile anlatırdı çok coştuğunda.
Lakin gecenin sonunda yalnızlık yakasına yapışırdı,İşte o zaman murtaza dedesinin kahverengi ciltli kitaplarını çıkarır,okuyarak uyumaya çalışırdı.

      Gündüzler tamam da geceler yalnızlığın belalısıdır,kocaman evde her şey var bir Hatice yok.

      Bir gün en yakınındaki torununa” bir nefes istiyorum ev içinde” dedi ağlaya ağlaya,donumun yıkanmasını,yatağımın toplanmasını,karnımın doymasını değil,nefesimin karışacağı bir nefesi istiyorum ev içinde”

       Uzatmayalım, o nefes ta Almanya’dan gelir gibi oldu bir gün.
  Artık Nasıl kararlamışsa Rabbül alemin; Marianna çıkıyor karşısına

          Marianna İkinci Cihan Harbi’nde yetim kalmış yalnız bir kadıncağız,hiçbir zaman ailesi olmamış,şimdi bir anda yetişkin çocukları,torunları çıkıyor karşısına,En çok da  Kübra’yla anlaşıyor,nerdeyse akran olsa da.Bi de kübranın kızanı var ki kimsenin Almancası yetmezse onunla İngilizce konuşulmakta.
Yüzler gülücük,gülücükler insanlık dolu olduğu bir haneye düşmüş Marianna.
Hasan ve Marianna’nın etrafında insanlar dört dönmekte.Bunlar el ele,diz dize.

Ulan biri 80 ine dayanmış,biri 65 inde,nasıl ışıldar iki insanın gözü böyle.? Çakmak çakmak ikisi de.
Hasan’ın  elinde küçük bir sarı sözlük,koca gün Almanca öğren mekte,

-Yahu diyor kolay be,Yunanca  bile var bunun içinde,bak
beri unutma” biret” deyince ekmek oluyor,unutma,

Herkes bir şaşkın,garip telaşta,  Çobançeşme’de bir Alman,Hemde Aşçı Hasan’la kolkola.

“Olur mu olmaz mı?elalem ne der?” derken,

olacak be kızanım,başka bir yolu yok,aşka söz geçer mi”?kızanlar darılanlar,küsenler derken bir nişan  yapılacak,iyi de bu kadar küskün
varken yüzükleri kim takacak?

Ben taktım,iyi ki takmışım.Nur içinde yat be dedem,senden çok şey öğrendim ve yaşarttın gözümü bunu yazarken..

18.06.2011 ,12.49 Savaş KAYAN

MEZBAHA PALİSİ

        Eski Çorlu’da bahçesiz ev neredeyse yok gibiydi.Bahçesi olan her evde muhakkak kırmızı gül ,domates ,soğan, biber olacaktı,Bahçe var da bakımsız ise,ekilip dikilmemiş ise sahibi hor görülürdü.”püsür”kabul edilirdi.

         Mevsimi geldiğinde geçen yıldan kalmış tohumlar kömürlüğün saçağında saklandığı yerden çıkarılır,kara gübre ile hazırlanmış karıklar halinde bahçeye dikilir,güller budanırdı.
“Bahçe”dediğin sarı sıcakta sulanmaz,illa akşam serinliği beklenirdi ki, sulanmış bahçe nin ürettiği ıslak ve bereketli toprağın yoğun rayihası ilahi bir şifa sebebiydi. 

          Evde yemek yokmuş, ne gam:bahçeden iki domates,bir yeşil soğan koparırsın melamin tabağa doğrarsın, kocaman bir çinko ya da “alemiyon”tasta ayranın da varsa oturursun asmanın gölgesine değmeyelim keyfine.     

                 Kaç kişi bilir emin değilim ama, taze baklanın en üst körpe yapraklarından mükemmel salata yapılır,tadına doyulmaz,bir de yeşil soğan kavrulur tavada ki unutulası lezzet değildir.

         Bahçeli ev bereketli evdir,bahçesi olan adam, pazarda satılan sebzeye meyveye itibar etmez,lakin bahçeli evin olmazsa olmazı köpektir,yoksa mahallenin haylazları dadanırsa  ne erik,ne kayısı bırakır, ne de şeftali,hem de olgunlaşmadan.

   “Bereketli ev” dedik ya,bereketli evde israf olmaz,israf varsa bereket de olmaz zaten. Yemek tabakları güzelce sıyırılır,bahçedeki köpeğe ayrılır,ekmeğin kırıntısı tavuklara, yemeğin artığı köpeğe gider,Kavun karpuz kabukları bile doğranır ve sığır besleyenlere ulaştırılır ki “hayvan kursağından geçsin”diye.Doğranmış kavun karpuz kabuğu bir gün sıcak ve tazecik süt,suyu damlayan ev peyniri olarak rücu ederdi bereketli haneye.

     Eskiler şöyle derdi”biz aslında hayvanların nafakasını yiyoruz,bizden artan hayvan kursağından geçmezse yediğimiz mundar olur,bir insan ki hayvan sevmez,bil ki o insan  hayvan kadar etmez”
Belki de böyle filozofça yaklaşımlar yüzünden bizim bahçemizden de köpek eksik olmazdı.
Dedemin yerden bitme,”arabacı”cinsi bir köpeği vardı kırçıllı,gümüşi acaip renkli bir hayvan.Bir de eşeğimiz var ki ikisi arasındaki dostluk sanki ezeli ,ebedi.
Eşeğin gölgesinde yatan,onu diğer insanlardan kıskanan  bir  köpeğimizin olması hep komikti,eğlenceliydi.

      Yaza doğru bağa giderken köpeğimiz hüzünlenirdi biz gideriz,eşek gider o kalır evde.Köpeğin hüzünlenmesi de acaip dokunur insana.

      Herkesin evindeki köpek erkek olur ya dedem inadına dişi almış köpeği.
Soranlara rahmetli dedem“dişinin kızışması bir hafta,erkeğin bir yıl,bu yüzden dişi köpek eve daha bağlıdır ”derdi.
İyi de bizim zibidi köpeğimiz sanki köpek neslinin geleceği kendine bağlıymışcasına inatla 10-12 yavru yapardı her yıl,hatta bazen yılda iki batın.
Karnı şişen köpek kendine yazın serin bir gölge ,kışın sıcak bir kuytu bulur doğum için,artık ahırın mı ,samanlığın mı bir köşesi olur,belki mevsimine göre cevizin gölgesi.
Köpeğin bu secimine mümkün olduğunca saygı gösterilir ki ” köpek kendine ait en önemli vazifesini rahatça yerine getirsin” diye.Bu saygı “seni gidi edepsizzzzzz”,diye sevinçle ifade edilirdi ve asla yerinden  kaldırılmazdı doğuracak köpek. Doğumun yaklaştığı son günlerde suyu ve yiyeceği yattığı yere götürülür ayrı bir özen gösterilirdi,Hayvan da nasıl bir sıcaklık gösterirse artık anam”bu hayvanda kimbilir kimin ruhu var ki insana bu kadar yakın” derdi ..

               Doğuracak köpege gösterilen saygının bir benzeri de gork tavuğa gösterilirdi,Gork tavuk  en olmadık yere saklardı  yumurtalarını    ,zaten follukta yumurtalar azalırsa anlaşılırdı ki biri gorklamış:)
Rabbimin nasıl bir lütfudur ki ,gork tavuk etrafımızdan ayrılmaz sanki derdini söylemeye,konuşmaya başlar,yoksa görünüşte diğerlerinden farkı da yoktur.Aha deriz” gork” olan bu.Sonra onu takip ederiz ki yattığı yeri bulalım.

 Köpeğin encekleyeceği  gece benim için bitmek bilmezdi,”ulan deyus bunun gündüzü yok mu?”
Heyecanla beklerdim sonraki tarifsiz keyiflerimi..
Tarifsiz keyif;henüz anasının bile sevemediği, gözleri açılmamış minicik yavruları ele almak,doyasıya sevmek, kandırıp serce parmağını emdirmekti sonra sonra gözleri açıldığında nasılsa bu kadar sevdirmeyeceklerdi.

         Anam kızardı,”hadi be oğlum okula geç kalacaksın,üstün başın köpek gibi kokacak, git elini yüzünü yıka, çakacam şimdi şamarı”O zamanlar genç,eli de ağır,çaktı mı devirecek Osmanlı kadın,mecburen giderdim okula.
Okulda heyecanla anlatırdım:”bizim köpek encekledi,bi yavru var siyah beyaz onu kendime ayıracağım” diye.Köpek encekleyince dersler de amma uzun gelirdi haa.
“Encek”ti,”pali”ydi onlar evin yeni neşesiydi ve kapımızda duracakları süre sütten kesilip ekmek yemeyi öğrenince sona ererdi.
Ne zaman ki anasını emerken dişleri batar ve analarını kaçırırlar.encekler de  sütten kesilirdi o günlerde .
Bir kısmı eşe dosta,konu komşuya dağıtılır geri kalan bir el arabasına doldurulur, yanına yarım çuval ekmekle mezbaha yanına bırakılırdı.İşte bunun adı “Salhaneye bırakmak”
Bu görev her zaman bana verilirdi,köpekleri en çok seven ben ya.Cefası da bana olacak tabii. Asıl cefa bir el arabası dolusu paliyi  mezbaha yanına götürmek değil,onları orada bırakıp gelebilmekte.
Birkaç saat önce oynadığım,kokladığım hayvanı terkedebilmekte. Arabadan tek tek indirdiğim yavruları mezbahadan ve oradaki diğer köpeklerden biraz uzağa,yanlarına bıraktığım ekmekleri kaptırmayacakları bir yere bırakırdım,hayvan belki bir saattir el arabasının içinde olmaktan uyuşmuş bir halde yere bırakıldığında hemen kendine gelemez ve terkedildiğini kolayca anlayamazdı.

 
                   O yılların mezbahasının etrafı sahipsiz köpeklerin mekanıydı.
Terkedilen ne kadar köpek varsa buraya bırakılırdı ki artıklarla beslensin.
                   Pali bundan sonra köpek olmak zorunda , yani hayatının gerçekleriyle yüzleşme kısmı  başlayacak,yaşam mücadesini kazanmak yada da uyuz ve hastalık içinde ölüm arasında seçim yapacak
İlk birkaç gün eski toklukla,yanına bırakılan ekmekle idare eder pali,
Sonra sonra mezbahanın artıklarının kokusu onu cezbeder,lakin daha önce gelen palilerden geri kalan sadece o cazip kokulardır,ne zaman başını uzatsa bir işkembe artığına ,başka başka köpekler boynuna iki diş geçirir,boğar sıpıtır atar bir yana .

                   Günden güne erir,karnı sırtına yapışır,kemikleri sayılır gözlerinin feri söner,bacakları titrer,halsizlik had safhadadır ve mezbahadan gelen kan,bağırsak,işkembe,et kokuları artık zehirlemektedir onu.
                    Sonra silkinir,”can havli”gelir üzerine,
Can havli beladır köpeğe;

                    İçgüdülerinden gelen vahşeti dişlerinin ucuna takar,o dişler ki ağız kapalı iken dışardan görülüyorsa ve tıslı bir hırlama varsa köpekler bunu bilir,sonu faciadır.
                    Bizim ufak pali can havli geldiğinde boyuna posuna bakmaz ve açlığa duyulan öfke kendisinden çok daha büyük birkaç köpeğin boynuna ,bazen de hassas nahiyelerine diş iziyle yazılınca diğerleri korkar bundan,çünkü onlar da aynı hali bilirler,aynı halden gelmişlerdir.
                    Hayvani adalet yoğun bir öğreticilik taşır kendi içinde ve hayvani adalet  tecelli ettiğinde mezbahanın eski palileri derler ki kendilerince “ulan bırakalım bugün karnını doyursun,yoksa yemeyi unutup hep bizi dişleyecek”
                   Diğerlerini sindiren pali saldırır o açlıkla boklu işkembelere,bağırsaklara, sidikli ,safralı ,sabunlu kanlı sulara,boynuzlara;

                  Nefes almadan,çignemeden yutar da yutar,arasıra boğazı tıkanır, kusar ama yine boğula boğula yemeye devam eder.
                  Sonra bir kenara çekilir ki o titrek bacaklar şimdi futbol topu gibi gergin şişmiş bir karnı taşımaktadır.

                  İyi de beş dakika öncenin fersiz bacakları taşıyamaz ki bunca  yükü,usulca çöker bir kenara.
                  İşte şimdi “mezbaha palisi”olmuştur.
                  Bundan sonra yarı aç,yarı tok ama özgürdür. karnını doyurmak için kuyruk sallamak,yaltanlanmak zorunda değildir.
                   (Yazmak lanetli bir tutku galiba,yazacaklarını bitirmeden rahat bırakmıyor insanı.
Akşamüstü başladım,”yarım saatte yazarım sonra çıkar gezerim,motorumla kırlara bayırlara gidip toza toprağa bulanırım”derken olmadı,noktası virgülü,”aha bu da kalmasın,ondan da bahsetmeli” derken hava karardı yazı ancak bitti..yorucu ama keyifliydi, 17.06.2011,19.48 Savaş KAYAN)